Sayfalar

Gümüşlük Akademisi'nden - Bir kaç çeviri

Galler'den Richard Gwyn ve İskoçya'dan Bill Herbert'ın yanı sıra Pelin Özer ve Gökçenur Ç. ile birlikte Gümüşlük Akademisi'nde geçirdiğimiz harika hafta boyunca tahmin ettiğimden fazla şiir çevirmiş olduğumuzu fark ettim. Bodrum Gümüşlük Akademisi'ndeki   "ev sahibelerimiz" Alexandra Büchler ve Latife Tekin'in hazırladıkları bahçede çalışmamaya imkan yoktu. Yakın bir zamanda daha tümünü yayımlamayı umduğumuz çevirilerden bir kaç tanesini şimdilik tadımlık olarak blog'a asıyorum.


Hoş Geldiniz

boşuna özlüyoruz eski günleri
boşuna mı?
belki şimdi dertleşeceğiniz kimse yok
kaldırın yine de ahizeyi
yolda aniden karşınıza çıkan okul arkadaşlarınız için
lütfen uğurlu sayınızı tuşlayınız
bahçede yorulmaksınız koşturduğunuz günler için
rast gele tüm rakamlara basınız
kamyoncu lokantalarının buharlı camekânları için
ailecek çıkılan yaz tatillerine başvurunuz
herkesin vardır çok utandığı anlar
tuttuğunuz rakamı kimseye söylemeyiniz

üniversitede çimlerde çay ve poğaçalı kahvaltılar için
hemen ahizeyi bırakıp balkona çıkınız
zamanın apar topar geçmesinden şikâyetçiyseniz
lütfen tüm gücünüzle aynı tuşa bastırınız
dedenizi tam hatırlamadığınızı fark ettiyseniz
aynaya bakın lütfen, siz de yaşlanmıyor musunuz?
sahafların tozlu kitap kokusu için
okuma yazma bilmeyen bir işçinin
adındaki üçüncü harfi söyleyiniz
yırtık pırtık elbiseleriyle ölü bulunmuş mahalle terziniz için
lütfen bekleyiniz

bir kadının boynuna dokunduğunuz o sonrası bilinmez an için
arka arkaya aynı sayıya basınız
saçında bir tokadır yalnızlık
uykunuzdaki o kadının
biip sesinden sonra bırakın saçılsın

terk edildiğinizin ertesi günü
deftere yüz kere bir daha âşık olmayacağım yazınız

biiip
*
Hello
 
Efe Duyan, trans. by Bill herbert

it's totally pointless to miss the old days
is it really?
perhaps you have nobody to talk to now
but still, pick up the receiver
for those school friends you suddenly come across
please dial your lucky number
for the days you ran tirelessly around the playground
dial all the numbers at random
for the steamed-up windows of greasy spoons
ask for family summer holidays
everybody has times they're ashamed of
do not tell the numbers you pick for these to anyone
for the bread and jam breakfasts you had on the university lawn
put the receiver down and go out onto the balcony
if you wish to complain about time flying furiously past
please press down hard on the button
if you realise that you don't remember your granddad exactly as he was
look in the mirror: you're getting old too, aren’t you?
for the smell of dusty books in second-hand bookstores
say the third letter of an illiterate labourer’s name
for your neighbourhood tailor who was found dead in rags
please hold

for the moment that you stroked a woman on the neck
dial the same number over and over again
loneliness is a hairclasp
worn by the woman in that dream
unfasten it after the beep
the day after the break-up
write in your notebook one hundred times
'I am never going to fall in love again'

beeep
*
İsimler

Richard Gwyn, Çev.: Efe Duyan
 
Ayaküstü karşılaşırdım onlarla, köhne barlarda, ucuz otellerde,
kanal yollarında veya taşmış mezarlıklarda.
Kasıntı, terli adamlar ve uyduruk bir kültürün
moda tavsiyelerine harfiyen uyan kadınlar. Güneşte ağarmış,
keçeleşmiş sakalları, haftalardır yıkanmamış yırtık asker pantolonları,
ceplerinde haplar ve bağcıklar, çakıllar, suyosunu ve sakızlar;
gözlerinde evlat edinilmiş göstergeler ve asla tek bir doğru söz dökülmeyen
ağızlarında temkinli bir sahtelik. Ölü kopeklerdir tek tanıkları;
beklemek, hiçbir şey yapmadan bir torbacıya dönüşmeyi beklemek.
Bir gar lokantasında plastik bardaklardan
şarap yudumlayanları seyrediyorum, parlak mermer döşemede
alt alta üst üste uyuyanları. Ve sonra barda
sol kulağı kesik, tasma takılmış sıska, melez bir müşteri.
Başını ellerinin arasına almış piliçlerden söz ediyor.
Ve birdenbire bok çuvalı gibi devriliyor tabureden yere,
bacakları ayrılmış, sağlam kulağı yere yapışmış vaziyette
*

Sapılmamış Yol

Richard Gwyn, Çev.: Efe Duyan
 
Yol, ileride ikiye ayrılıyordu. Birini seçtim ben, diğerinin de sapılmamış yol olduğunu düşündüğümden. Bir kaç dakika geçti geçmedi, ayrıma geri döndüm ve diğer yola dönüverdim. Üç aşağı beş yukarı ilki gibiyse de, buraya sapmış olmakla kaderle kafa bulmuş sayılırdım. Bir saat kadar sonra, ilk sapmış olduğum yol sapılmamış yol oluvermişti ve ona başka bir istikamet uydurmak gerekiyordu. Her şeyin, genellikle özgür iradenin sonucu olduğuna karar verdim. Ancak o zaman anladım gölgemi kaybettiğimi.
*


Bebekler

Bill Herbert

Geceleyin kenar mahallelerde araba sürüyorum
bir yandan da kenar mahallenin, neyin kenarı olduğuna
karar vermem lazım. Epeydir mükemmel bir yol kenarına
sahibiz -belki de onun kenarındadır. Elbette bir sınırdan
fazlası var: Leş böceklerinden bir tabanı mesela,
yarasalardan ve baykuşlardan bir gölgeliği
ve deniz kenarında bir başka kenarı daha, hangi deniz
olduğunu anımsayamasam da. Aslında, şu anda,
hangi mahalle olduğunu da anımsamıyorum. Tüm bunlardan
nasıl emin olabilirim ki, yol çok dar ve engebeli,
köylerin arasında dolanıyor, karanlık, çalılık öbekleriyle çevrili,
okaliptüs ağaçları arasında ve yıldızların sütyolunun
altında. Sonra birden farlarım altı bağlı iki bebeğe vuruyor,
öylece konuşuyorlar. Yol kenarındalar, yani kenar mahallede.
Birisi dönmüş beni seyrediyor, incecik dudaklı,
gözlerini arka farlarımın içinden karanlık enseme dikmiş
araba gözden kayboluncaya kadar öylece duruyor. Sonra kasvetli ve
sakin sempozyumlarına dönüyorlar; sanki ben hiç geçmemişim,
hiç doğmamışım gibi.
*


Dedeler ve Nineler

Bill Herbert, Çev.: Efe Duyan

Rüyalarınızda onlarla karşılaşırsanız
ölmemiş olsalar bile
içiniz parçalanır.
Sanki onlar da büyür
siz büyüdükçe: Boyları on on beş metre
hiçbir eve sığmaz, öylece dururlar
sokak lambaları, atlar, telgraf direkleri gibi.
Ölü akrabalar ormanında toplanmış
kızılağaç atalarınızın bacaklarına sarılmak için
koşarsınız rüyanın kederi içinde,
onlarsa eğilip size yetişmeye çalışırlar
incitmekten korkarak
kocaman elleriyle okşamak için.